Cop31 Öncesi BM’nin 2026 Okyanus Diyaloğu Ne Anlatıyor?

İklim müzakerelerinde uzun yıllar okyanuslar, tartışmanın kıyısında kalan bir konu oldu — ormanlar, enerji dönüşümü ya da sera gazı emisyon hedefleri kadar öne çıkmadı. Oysa gezegenin yüzeyinin yüzde 70’ini kaplayan, ürettiğimiz karbonun büyük bölümünü emen ve milyarlarca insanın geçim kaynağı olan bir sistemden bahsediyoruz. 31 Ağustos 2026’da yayımlanan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) “Okyanus ve İklim Değişikliği Diyaloğu 2026” raporu, bu dengesizliği düzeltme çabasının son halkası niteliğinde.

Rapor, 10-11 Haziran 2026’da Bonn’da düzenlenen oturumların ve diyalogların bir özeti niteliğinde ve bu yıl sonunda gerçekleşecek COP31’e giden yolda tarafların üzerinde durması gereken somut mesajları da içeriyor.

Neden şimdi, neden okyanus?

Diyaloğun kökeni 2021’deki Glasgow İklim Paktı’na dayanıyor; o zaman taraflar, okyanus temelli eylemin iklim süreçlerine nasıl daha iyi entegre edilebileceğini tartışmak üzere yıllık bir platform kurulmasını kararlaştırmıştı. Beş yıl sonra gelinen noktada, tartışma artık “okyanusu neden önemsemeliyiz” sorusundan çıkıp “okyanus temelli eylemi nasıl uygulanabilir, ölçülebilir ve finanse edilebilir hale getiririz” sorusuna evrilmiş durumda.

2026 diyaloğu bu dönüşümü üç ana eksende ele aldı: ulusal iklim hedeflerinde (NDC’lerde) okyanusun yeri, bu hedefleri hayata geçirecek finansman ve kapasite, ve okyanus-iklim-biyoçeşitlilik gündemleri arasındaki uluslararası işbirliği.

Ulusal hedeflerde okyanus: Tek reçete yok

Katılımcıların üzerinde en çok durduğu noktalardan biri, okyanus temelli iklim eyleminin “tek tip bir model” ile ilerlemeyeceğiydi. Bir ada devletinin önceliği kıyı erozyonuyla mücadele olabilirken, büyük bir kıyı şeridine sahip bir ülke için mesele deniz taşımacılığının karbonsuzlaştırılması olabilir. Rapor, bu çeşitliliği bir zayıflık değil, ulusal koşullara duyarlı bir güç olarak sunuyor.

Yine de ortak bir ihtiyaç net biçimde öne çıktı: ölçüm ve muhasebe altyapısının güçlendirilmesi. Özellikle mangrov, deniz çayırı ve kıyı sulak alanları gibi “mavi karbon” ekosistemlerinin ne kadar karbon tuttuğunu güvenilir biçimde hesaplamak, hâlâ birçok ülke için teknik bir açık. Japonya’nın NDC’sine 2035 ve 2040 için nicel mavi karbon hedefleri koyması ve buna eşlik eden bir kredi sistemi geliştirmesi, raporda somut bir örnek olarak öne çıkarılıyor. Brezilya’nın Fransa ile birlikte yürüttüğü “Mavi NDC Uygulama Görev Gücü” de benzer bir uygulama köprüsü kurma çabası.

Asıl darboğaz: Hırs değil, erişim

Raporun belki de en çarpıcı tespiti finansmanla ilgili bölümde yatıyor. Genel kanının aksine, sorun çoğunlukla ülkelerin okyanus konusunda yeterince iddialı olmaması değil; mevcut finansmana erişememeleri ve bunu etkin biçimde kullanamamaları. Karmaşık başvuru süreçleri, yüksek işlem maliyetleri, parçalanmış fonlama pencereleri ve “bankalanabilir” — yani yatırımcı için finanse edilebilir nitelikte hazırlanmış — proje eksikliği, adalar ve az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere birçok ülkeyi hedeflerini hayata geçirmekten alıkoyuyor.

OECD’nin sunduğu veriler bu tabloyu somutlaştırıyor: okyanus temelli resmi kalkınma yardımları 2024’te toplam kalkınma yardımının yalnızca yüzde 1,3’ünü oluşturuyor. Buna karşılık rapor, kamu, imtiyazlı, özel ve karma finansmanı bir araya getiren “bütüncül finansman” yaklaşımını, mavi tahviller ve parametrik sigorta gibi yenilikçi araçları ve GEF-9 (Küresel Çevre Fonu’nun dokuzuncu döngüsü) gibi mekanizmaları çözüm önerisi olarak sıralıyor. 2026 Daimi Finans Komitesi Forumu’nun bu engelleri ortadan kaldırmada kısa vadeli somut bir fırsat sunduğu vurgulanıyor.

Sözleşmeler arası sessizlik bozuluyor mu?

Raporun üçüncü ekseni, belki de en yapısal olanı: iklim, biyoçeşitlilik ve deniz hukuku rejimlerinin birbirinden kopuk çalışması. Paris Anlaşması, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve yakın zamanda yürürlüğe giren BBNJ Anlaşması (ulusal yargı yetkisi dışındaki deniz alanlarının korunmasına ilişkin) hâlâ büyük ölçüde birbirinden bağımsız işliyor. Katılımcılar, bu üç sözleşme ile Uluslararası Denizcilik Örgütü ve Ramsar Sözleşmesi arasında ortak göstergeler, uyumlu raporlama süreçleri ve düzenli diyalog kurulmasını talep etti.

BBNJ Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi rapor boyunca olumlu bir dönüm noktası olarak anılıyor; ancak henüz erken bir uygulama aşamasında olduğu ve mevcut iklim ile biyoçeşitlilik süreçlerinden ders çıkarması gerektiği de not düşülüyor.

COP31’e giden yol

Rapor, gelecek adımlar konusunda oldukça net: okyanus temelli iklim eylemi, COP31’de ve öncesindeki Pre-COP sürecinde kesişen bir öncelik olarak sunulmalı. Eş-kolaylaştırıcılar, diyaloğun artık yalnızca bir tartışma platformu olmaktan çıkıp Paris Anlaşması’nın hırs ve uygulama döngüsüne bağlı, çok yıllı bir yol haritasına dönüşmesini öneriyor. Böylece her yılki diyalog, önceki yılların üzerine inşa edilen, izlenebilir bir sürecin parçası hâline gelecek.

Sonuç olarak rapor şunu söylüyor: okyanuslar artık iklim müzakerelerinde yan bir başlık değil, mitigasyon, adaptasyon, finansman ve biyoçeşitlilik gündemlerinin kesiştiği merkezi bir alan. Asıl soru, bu farkındalığın COP31’de somut, ölçülebilir taahhütlere dönüşüp dönüşmeyeceği.

Bu yazı, UNFCCC’nin 31 Ağustos 2026 tarihli “Okyanus ve İklim Değişikliği Diyaloğu 2026” resmi özet raporuna dayanmaktadır.

SHARE THIS ARTICLE